Sessizliğin Gürültüye Karıştığı Anlar: Yanlışlıkla Yakalanan Melodiler
Boğaz’ın o tuzlu nefesi gibi, bazen de hayatın kendi kendine bıraktığı o küçük takılmalar vardır ya. Sanki radyoda aradığın frekans değil de, tam da geçiş anında kaybolan bir uğultu yakalarsın. İşte benim bu yazım da tam olarak o böyle bir şey; varoluşun ince ayarını kaçırdığım, kulağıma vuran ama sonra nereye ait olduğunu bulamadığım o yankılar üzerine.
Ben, bilinçli olarak bir kompozisyon yaratmaya çalışırken bile bazen en güzelim onun kaçak hallerinde gizlendiğini fark ediyorum. Tıpkı analog bir fotoğraf makinesinin diyaframını tam tutturamadığında ortaya çıkan o beklenmedik grenli görüntü gibi. Her şey bir düzene, bir anlatıya ulaşma telaşıyla geliyor ki bu da bazen en büyük yanılgım oluyor.
Beklenmedik Filtreler ve Kusurlu Çekimler
Grafik tasarımın o keskin çizgilerinden, bir hikayenin sağlam yapısından geliyorum. Her şeyi hizalamayı, her boşluğun bir amacı olması gerektiğini varsayıyorum. Oysa hayatın en derin dokunuşları, tam da o mükemmel hizalanmamış yerlerde oluyor.
Geçenlerde bir kahve deneyimi yaşadım. Eski, ağır kokulu bir kafe. Pencereden dışarıdaki yağmurun cama vuruşunu izliyordum. Bir yandan da o yeni üzerinde çalıştığım projeye dair zihnimin yarattığı karmaşık bir katman vardı. O an, yağmur damlalarının cam yüzeydeki farklı hızlarla çarpıp birbirine karışarak yarattığı o bulanık, akışkan desen... Benim kurduğum çizgilerle ulaşılamayacak bir kompozisyonda buldum kendimi.
Benim "yanlış" ettiğim şey, bu beklenmedik malzemeyi ciddiye almak oldu. Sanki o desenin de bilinçli bir kararım gereken bir kılavuz gibi davranmasını bekledim. Oysa o desen, yağmurun kendi ritminde yaptığı bir dansın kaydıydı; benim beklentilerimle değil, sadece o anki fiziksel olaylarla oluşmuş geçici bir holografiye benziyordu.
Bu durum, sürekli olarak iyi niyetle girdiğim her projede kendini gösteriyor sanırım. Bir anlatıyı güçlendirmek için eklediğim o küçük detay, bazen bütün kasveti değil, sadece kendi aceleciliğimin gölgesini yansıtıyor. Onu kurtarmaya çalışıyorum, o küçük parçayı ana dokuya oturtmaya çalışıyorum. Oysa bazen bütün mesele, o parçanın bilinçli ya da bilinçsiz olarak orada duruşuyla başlıyor.
Rastlantının Cazibesi ve Benim Kontrol İsteğim
Bu, benim belki de en inatçı takıntım: Her rastlantının bile altında bir neden olmalı. Bu, benim o aceleyle geçtiğimizi sandığım anların altındaki bilinçaltı kaygım olabilir. Bir olayın tesadüf olması, benim için yarattığı o anlatı boşluğuna tahammül edememek.
Oysa bazen, sırf orada olmasıyla var olan bir şeyin güzelliği var. Tıpkı o eski plaklardan birinin, hiç bilmediğim bir müzisyenin ruhunu yakaladığı o çızırtılı başlangıç sesi gibi. O cızırtı, kaydın kusuru değil; o sesin varoluşunun başlangıç noktasıdır.
Ve şimdi, bu yazıyı bitirirken bile o kusursuzluğun peşinde koşarak mı geliyorum, yoksa bu kusurlulukların benim de ait olduğum melankolik ritimler olduğunu kabul ederek mi bırakıyorum bilinmezliğe? Sanırım henüz tam karar vermedim. Bu, belki de o güzelim aceleyle geçip giden anların en doğru tanımıdır; hep bir sonraki nefese, bir sonraki ses kaydına dair yarı-kabullenmiş bir beklentiyle beklemek.