Plakların Altındaki Tozlu Anılar ve Rastlantının Melodisi
Bugün yine o garip bir eşikte duruyorum. Bir yandan filtrelerime bakıyorum, karelerin o tanıdık, aceleyle yakalanmış ruh halini çözmeye çalışırken, diğer yandan elimdeki eski, çatlak kapağıyla uğraşıyorum. Bu kareler, benim için sadece birer görüntü değil; bunlar, zamanın kumaşında takılı kalan o tutulmuş nefesler. Ve bu nefesler, tıpkı radyodan gelen boğuk bir melodi gibi, beklenmedik bir yerden yükseliyor.
Hiç düşündünüz mü, en anlamlı karşılaşmaların bile, aslında ne kadar da alakasız, rastgele bir zeminde filizlendiğini? Bunu benim için görmek, çoğu zaman bir fotoğrafın deklanşör sesiyle değil, bir plak çalarken çıkan o ince, cızırtılı uğultunun tam ortasında gerçekleşiyor. O cızırtı... Sanki geçmişin katmanlarını aralayan bir mikrofonmuş gibi.
Bu sabah, İstanbul'un o nemli, gri tonlarını yakalamaya çalışıyordum. Boğaz'ın o sürekli değişen yüzünü kaydetmeye çalışırken, zihnim doğal olarak o tanıdık kaosa sığınmaya başladı. Grafik tasarımın katı çizgileri, bazen bu organik, akan duygu denizine düşmekte zorlanıyor. Tıpkı bir kompozisyonun mükemmeliyetçiliğe ulaşmaya çalışırken, en doğru hareketi tesadüfi bir esintiyle bulması gibi.
Sessiz Ortak Akım
Bazen, büyük bir anlam yüklediğimiz o "rastlantılar", aslında hep var olan bir potansiyelin sadece doğru zamanda, doğru frekansta kendini göstermesidir. Bu, özellikle eski bir plak çalarken çok belirginleşiyor. Plak, dönüyor. Milimetrik bir hızla, kendi döngüsünde. Benim o anki kafamdaki karmaşık düşünce akışım, sanki o dönen yüzeydeki en ufak bir çizik gibi, o melodiyi o frekansa zorluyor. O çizik, belki de o anki ruh halimin benzetmesi.
Bu çizgiler, o beklenmedik sesler... Onlar benim için birer kılavuz görevi görüyor. Bir kafe köşesinde, üçüncü katında, yağmurun cama vuruşuyla birleşen o kadife uğultu; ya da uzun bir yürüyüşte, şehrin o tanıdık, fakat artık yabancılaşmış kokularıyla karışan o anlık değişim. Bunlar, neyi temsil ediyor? Belki de her şeyin büyük bir anlatıya ulaşmasına gerek yoktur. Belki de anlatı, bu parçalanmış anların kendi kendi içinde yarattığı o kusursuz yankıdır.
Bir fotoğrafın kadrajı, bir rengin tonu, bir cümlenin akışı... Hepsi birer tesadüfün ağına takılı kalmış olgunlaşmış halidir. Ve ben, bu ağı çözmeye çalışan bir kimyager gibiyim. Her şeyin neden burada olduğunu değil, burada olmasının nasıl bir duygu yarattığını bulmaya çalışıyorum.
Akşam çökerken, bu uğultuyu ve bu kareleri yan yana koyuyorum. O anlaşılan ve anlaşılmayan arasındaki ince çizgide dans eden o küçük zafer, benim için yeterli. Ve belki de bu, hayatın en büyük melodisidir: Hiçbir şeyin zorla kurulan bir senaryodan ibaret olmaması, her şeyin kendi ritmini tutturup, bizi bu dingin ama derin keşfe çağırmasıdır.