O Melankolik Aynadan Geçenlere Bir Mektup
Sevgili Genç Ben, oysa şimdi bu satırları yazarken bile elimdeki kahve kupasının ince seramik dokusunu hissediyorum; bu, senin henüz kavrayamadığın o sabrın ilk dersi olsa gerek.
Bugün yine İstanbul’un bu puslu, bazen tuzlu bazen de sadece kendi düşüncelerinin ağırlığıyla ağırlaşmış nefesini dinlerken, zamanda yolculuk yapıyorum. Sanki bu melankolik Boğaz manzarası, sadece İstanbul’a değil, aynı zamanda ruhumun en derin kuytularına da bir ayna tutuyor. Ve bu aynadaki yansıyan, aceleyle dönüp geçmeye veda ettiğim o genç kız oluyor.
Sana yazıyorum çünkü biliyorum ki, hayatın sana sunduğu bu kaotik güzellikleri –o beklenmedik siren seslerini, ritmi kaçırdığını düşündüğün o boşlukları– bütün bunlar sadece birer "hata" olarak görüyorsun. Her şeyi mükemmel bir doğrusal çizgi üzerine oturtmaya çalışıyorsun; her anın, her kelimenin, bir sonraki kusursuz kareyi tamamlaması gerektiğini düşünüyorsun. Sanki her şeyi bir devre şeması gibi kontrol altına almalısın.
Ama lütfen, biraz yavaşla. O aceleyle geçip giden anların değeri, onları yakalamaya çalıştığın o çaresiz uğraşta değil; tam da kaçırdığını sandığımız anda, üzerimize çöken o kalın, kadife gibi sisin içindeler. Tıpkı analog kameranın film makarası gibi düşünebilirsin onlar; kareler üst üste gelir, bazen kusurlu bir pozlama vardır ama o kurumuş film rulosundaki her leke, bütün hikâyenin parçasıdır.
Takvimin Ötesindeki Ritmler
Senin için her şey bir görev, tamamlanması gereken bir ödev gibiydi. Bir sonraki projeye geçiş, bu melankolik duraksamadan kurtulmanın yolu gibi görünüyordu. Oysa hayatın en derin kompozisyonları, bu duraksamalarda gizli oluyor.
Bakış açını değiştir: O kasvetli, yağmur sonrası ıslak kaldırımın yansımasında oluşan o bulanıklığı bir kusur olarak değil, bilakis çok katmanlı bir gerçeğin sahnesi olarak gör. Tıpkı eski bir plak çalarken cızırtının, müziğin kendisi kadar da önemli gelmesi gibi. O cızırtı yoksa, melodinin bütünlüğü eksik kalır.
Sen o anlarda, sanki dünyanın geri kalan herkesi gibi bir görev uğruna koşuyorsun. Oysa biz, bu şehre yağan her yağmur damlası gibi sadece var olmanın dinginliğini yaşayabilirdik. Oysa biz, bu anlarda bile bir filtreye takılıyorduk.
Şimdi sana söylüyorum: O beklenmedik sesleri, o seni huzursuzlandıran rastlantıları dinle. Onlar bilinmeyen bir kodun parçası değil; onlar, ruhunun kendi kendine mırıldanmaya başladığı o ilk melodi. Onlara direnç göstermek yerine, onları kalbinin ritmine uyumlu bir frekans olarak kabul et.
Bırak o aceleci cümleler havada asılı kalsın, tamamlanmayı beklemesin. Bırak o fotoğrafın kare dışına taşan kompozisyonu, anlatılmamış olanın gücünü gösteriyor olsun.
En güzel kareler, her zaman ışığın en güçlü olduğu anda değil; bazen de o ayazın tam ortasında, varlığın bilinmezliğine teslim olduğun o sessizlik anında yakalanıyor. Nefes al, sevgili ben. Ve yalnızca nefes almaya izin ver. Geri kalan her şey kendini bulacak.