Kayıp Bir Plak ve Zamana Yeniden Ayarlamak
Boğazın esintisi, bazen böyle derin sessizliklerle gelir. İstanbul’un bu eski dokusu altında, zamanın kendisi bile kendi melodisini bulmuş gibi geliyor bana. Son birkaç gündür kafamı kurcalayan bir şey var; kasvetli, ama aynı zamanda müthiş bir huzuru olan o anların nasıl ortaya çıktığı üzerine. Sanki hayatın bütün güzel ritimleri, aceleyle dinlemeye çalıştığımız o caz takımlarının en derinindeki bir kayıp plak gibi.
Geçtiğimiz hafta, eski eşyalarımı karıştırırken tozlu bir köşede beni bekleyen o plakla karşılaştım. Kapak bile yıpranmış, etiketi kısmı ise uğursuz bir sarıya dönmüştü. Sanki bu plak, kendi yalnızlığını ve çok dinlenmemiş anılarını o rengin içine hapsetmişti. Bileğimdeki kumaşın dokusuyla uğraşan o eski lambayı yakıp, çalar kazanın ağır sesini duymaya karar verdim.
İşte o ilk cızırtı… O cızırtı, benim için bir başlangıç değil; yılların uğultusunu, bekleyişin uzun nefesini temsil ediyordu. Plak dönmeye başladığında, ilk iki dakikadaki o bilinmezlik hali vardı ya, işte ben o anlarda takıldım. Her şeyi bilmek isterdim. Nereye gideceğini, hangi notayla sonlanacağını merak ederdim. Oysa müziğin güzelliği tam da bu belirsizlikte gizli değil mi?
Bizler, hayatın kendisiyle böyleyiz sanırım. Bir projeye başladığımızda, bir ilişkiye ya da hatta sadece bir günün akışına girdiğimizde, bilinçaltımızla o mükemmel son notayı veya kusursuz kareyi yakalamaya çalışıyoruz. Her şeyi kontrol etme dürtüsüyle, o doğal süreci kesmeye çalışıyoruz. "Bu böyle olmamalıydı," diyoruz bilinçaltımızla, oysa yaşamın en kıymetli melodileri, daima bir miktar kaymaya mahkûmdur.
Bu plak sanki bana şunu söylüyordu: Dur bakalım aceleci ruh. Bu ses, belki de tam olarak beklediğin netlikte gelmeyecek. Belki de o cızırtılar, müziğin ruhunu oluşturan en organik parçalardır. Tıpkı analog fotoğrafın o gölgeleri gibi; mükemmel pozlama denen bir şey yok, vardır sadece 'kaydedilmiş' olan.
Rastgeleliğin Anatomisi
O plak, ısrarla aynı yerde takılı kaldı. Sanki o anki çalımın tamamını bu bilinmezliklerle yaşamam gerekiyordu. Bir noktada fark ettim ki, mükemmel anlar denen şey yoktur; vardır sadece bu bilinmezliklerin kademeli olarak bir ritim kazanması. O başlangıçtaki uğultu, cızırtılar ve sonra gelen o beklenmedik bir melodi yükselişi... İşte bütün şiir tam da bu sentezde.
Ve sonra, o tanıdık yere geldim. Müzik kendiliğinden akmaya başladı; benim müziğim gibi, o karmaşık ama huzurlu ritmini buldu. O esnada anladım ki, her şeyin bir "doğal akışı" vardır. Bizim görevimiz ise o akışa zorla bir çerçeve oturtmak değil, sadece ona doğru kulak vermek.
Bazen en büyük tasarım kararları, tasarlamadığımız, sadece olduklarını kabul ettiğimiz o anlarda veriliyor. Ve bu benim için hem bir kurtuluş hem de hafif bir kabulleniş. Bu gece, muhtemelen bütün günkü düşüncelerimle birlikte bu plak da dinlenmeye çekildi. Yaşamın en güzel tasarımları, aceleyle değil, o cızırtılarla selamlaşıldığında ortaya çıkıyor.