İstanbul'un Puslu Sabahlarında Bir Kahve Telvesiyle Vedalaşmak
Bu sabah yine aynı ritüeldeyim. Boğaz'ın o kendine has, tuzlu ve ağır kokusu henüz şehre tamamen yerleşmemişken, eski plak çalarımın çatlak sesi kulağımda yankılanıyor. Aşağıdaki küçük masamda, şehrin tüm karmaşasını ve benim içimde biriken o tanıdık hüznü içine sindiren koyu kahvemdan geriye kalan telveler var. Onlara bakıyorum; her biri, aceleyle geçip giden bir anın, henüz tam olarak isimlendirilememiş bir duygusal katmanın somutlaşmış hali gibi.
Hayat bazen böyle küçük, kadife bir hareketle elinizin altından kayıp giden o kağıt parçalarına benziyor. Büyük dramalar, gösterişli vedalar ya da hayatın büyük dönüm noktaları değil; bunlar işte bu sabahki kahve kokusu, eski bir filmin tozlu karesindeki öğle güneşi ya da yağmurun cama vuruşu gibi, sessizce var olan o ince ayrıntılar.
Zamanın Filtresiyle Bakmak
Grafik tasarımcılığım, çizgileri ve renkleri kullanarak bir anlatı oluşturmak üzerine kurulu. Ama bazen bu mesleğin beni en çok zorladığı nokta, oluşmuş olanı yeniden parçalayıp, onunla dans etme zorunluluğu. Gerçek hayat da bu değil mi? Her şey, o mükemmel kompozisyonunu bulana kadar parçalanmış bir potansiyel halinde bekliyor.
Bugünkü düşüncem de bu noktadan geçiyor. O anlar... Hepimiz o "o anı" yakalamaya çalışıyoruz ya değil mi? O mükemmel ışık vuran, her şeyin ait olduğu yerde durduğu o kareyi. Ama doğa bunu bize asla sunmuyor. O anlar, her zaman bir sonraki nefesin eşiğindeler ya da geride bıraktığımız geçmişin puslu sisinde sürükleniyorlar.
Bir de analog fotoğrafçılığın var ya… O karanlık odada, pozlama süresini hesaplarken hissettiğim o gergin bekleme hali. Tıpkı bu gibi. Sen o mükemmel kareyi yakalamaya çalışırken, gerçek hayat bir sonraki sahneye geçmiş oluyor. Ve biz geride kalanla, o belirsizlikle yüzleşiyoruz.
Melankolinin Tatlı Bilinci
Bu melankoli, benim için bir hastalık değil; aksine, en keskin algımın doğal yan ürünü. Sanki ruhum, dünyanın hızına yetişmek yerine, onun nabzını tutan bir dinleyici koltuğunda oturuyor. Her şeyi görüyorum; gölgeleri, ışığın en ince dansını bile. Ve bu görmek bazen ağır geliyor.
Oysa ben, işte o ağırlıkla birlikte gelen bir huzur buluyorum da belki. Bu dinginlik, her şeyin geçiciliğini kabul etmekle geliyor. Kahvenin soğuması gibi aceleye gelmez. O telve, aslında o anki telaşın değil, onun sakin bir kabullenmesinin kaydı.
Ve biliyor musunuz, bu vedalaşma törenlerinde bile bir umut kıvılcımı yakalıyorum. O telveden oluşan o koyu renkli tabloya bakarken, yarın yine aynı ritüele, belki farklı bir şehrin uğultusunu taşıyarak döneceğim. Yeni bir kafe, yeni bir melodi, belki de farklı bir gökyüzü… Ve ben yine o kareyi bulmak için sabredeceğim. Beklemek, en yaratıcı eylemdir sanırım.